K4, SUÇ ÖRGÜTÜ DEVLETLER, OLOF PALME CİNAYETİ, KURDİSTAN DAVASI GERÇEKLERİ

0
312

12 Eylül ile birlikte Kurd siyasi hareketleri farklı ve etkin arayışlara yönelmişlerdi. PKK Kurd halkı adına silahlı kurtuluş mücadelesi başlatmıştı.

 

İsveç Başbakanı Sayın OlofPalme’nin başını çektiği siyasi bir çalışma ile Kurdlerin,Türkiye’de temel insani haklarının devlet güvencesiyle kabul edilmesi gündemdeydi. OlofPalme dahil, Avrupada hiç bir devlet yöneticisi bağımsız Kurdistan için hiç bir mücadeleyi desteklemiyordu. Avrupa devletlerin istisnasız hepsi, Türkiye devletinin Kurd halkına yönelik zulmünü, kendi çıkarları için malzeme yapmaktan başka hiç bir çalışma yapmadılar. Türkiye devletini yönetenler de Avrupa devletlerinin bu duruşlarını çok iyi bildikleri gibi Avrupakamuoyunun önemli bir bölümünün, genelde insan haklarına karşı, özelde de Kurdlerin içinde bulunduğu duruma karşı çok duyarlı olduklarını biliyorlardı.

(İsveç Başbakanı Olof Palme’ye yönelik düzenlenen suikast)

Hem Türkiye devletini yönetenler hem de Avrupa devletlerini yönetenler Avrupa kamuoyunun Kurdlere karşı barbarca uygulamalara karşı çok hassas ve duyarlı olduklarını çok iyi bildiklerinden dolayıdır ki Türkiye ve Avrupa devlet yöneticilerinin, müştereken Kurdlere yönelik zulüm ve kötülükler yaparken, yaptıklarını kamuoyundan gizli tutmaya özen gösterirlerdi. Bunların Kurdlere yönelik yaptıkları suç teşkil eden kötülükleri açığa çıktığında, hemen işbirliği yaparak gündemi değiştirirlerdi. Bu süreçlerde, Türkiye devletinin tetikçileri olan basın yayın çevreleri ve Avrupa devletlerinin de aynı çerçevede tetikçileri olan basın yayın çevreleri, özellikle de uzman görünümünde sahtekâr tetikçi uzmanları, hep bir ağızdan kuduz köpekleri gibi bir taraftan yalanları doğruymuş gibi yazıp yayınlayarak halkı bilerek yanlış yönlendirirler. Diğer taraftan da doğruları söyleyen çevrelere de iftiralarla şuursuzca saldırarak, söyleyenleri ve söylemleri itibarsızlaştırmaya çalışıyorlardı. Bunları yaparken, gerçekten kuduz köpekler gibi saldırganca davranırlar.Kurd halkı adına siyaset yapanlarve basın yayın çevreleri de bu oyunları tamamıyla kavrayıp boşa çıkaracak düzeyde ve kapasite de değildi. Bugün için de Türkiye ve Avrupa devlet yöneticilerinin, onlara bağlı basın yayın çevrelerinin, sahtekar uzmanların, Kurd siyasi basın ve yayın çevrelerinin durumu değişmemiştir.

Bu durumun değişebilmesi için Kurd halkının kendi bağımsız resmi devleti olmalıdır. Bağımsız Kurdistan devleti yöneticileri geçmişte yapılmış olan kirli oyunların hesabını sorabileceği gibi, yeni kirli oyunların oynanmasına fırsat vermez.

Bu bilgi izahatını yaptıktan sonra, 12 Eylül askeri darbesi ve dönemin İsveç başbakanı sayın OlofPalme’nin katledilişinin Kurd meselesiyle bağlantısının nedenleri görülmelidir.

12 Eylül öncesi, Kurd halkının bilinçlenmesi, PKK adıyla bir Kurd örgütlenmesinin silahlı mücadeleyi benimsemesinin, Kurd halkı arasında şahlanmayı tetiklemesi, Yılmaz Güney olayı ve daha da önemlisi Türkiye devlet yöneticileri, Avrupa devlet yöneticileriyle onlara bağlı emir kulu basın yayın ve uzmanlarının paniklenmesine neden olan, Sayın Palme’nin Kurdlerin, Türkiye de temel insani haklarının yasalarla devlet güvencesine bağlanması gerektiğini ısrarla istemesiydi. Sayın Palme’nin, bu ısrarını uluslararası platforma taşımasıyla, Türkiye devleti Kurdlerin, resmi statüyle Kurd kimliklerini vermek zorunda kalacaktı. Türkiye devlet yöneticileri ve Avrupa’da ki işbirlikçileri bunu kabul etmeye hazır değildi. Özellikle, böylesi büyük bir başarı İsveç devletine ve sayın Palme’ye bırakılmak istenmedi. Bu noktada gündemin değişmesi gerekiyordu. Kamışlı’da Kurd siyasi hareketlerinden Kawa’nın öncü kadrosunun bir Kurd ailesiyle birlikte katliamla yok edilmesi benzeri olaylarla Kurdlerin arasına korku salmak hedeflendi. Türkiye devlet yöneticilerinin kararıyla gerçekleştirilen katliam olaylarının yanı sıra Türkiye devleti Papa’yı katletmeyi organize ederek, Avrupa da kamuoyuna korku salmayı amaçladı. Türkiye devletinin Kurdlere yönelik zulmüne karşı çıkanlara da bu zülüm Avrupa’nın kalbine taşıyacağının mesajını verdi. Türkiye devletinin ucuz yandaşları, Papa’nın kurşunlanmasınıkomünist devletlere mal etmeye çalışırken, Türkiye devlet yöneticileri, İsveç’tesayın Palme’yiöldürdüler. Sayın Palme’yi Türkiye’nin Stocholm Konsolosluğunda Askeri Ataşelik bölümünde öldürmeyi organize ettiler. Birkaç diplomat pasaportlu şahıs ile gazetecilik maskesi altında koordine edilen SayınPalme cinayetiyle, Kurd halkı kriminalize edilecek, Kurd siyasi şahsiyetler Avrupa’dan dışlanacak ve Avrupa’da bir daha Avrupa Birliği kararı olmadan hiç bir devlet veya lider Kurdlere yapılan zulme karşı hiç bir çalışma yapmayacaktı. Sayın Palme’nin katledilişiyle doğruların örtbas edilmesi ve temelsiz yalanlarla PKK’nin suçlanması operasyonu da Türkiye devletinin yöneticilerinin ve Avrupa’daki işbirlikçilerinin müşterek operasyonuyla organize edildi.

Güney Kurdistan’da, Halepçe’de zehirli gaz ile Saddam denen barbar kuduz köpeği tarafından sivil Kurdler katledildi. İsviçre’de kurulu şirketlerin aracılığıyla temin edilen malzemeler Türkiye Devletine ait olan Anadolu Petrolleri adlı nakliye şirketiyle Bağdat’a taşındı. Bu hususla ilgili, Hollanda’da bir şahıs cezalandırıldı. Onunla biraraya gelmek için bazı uğraşlar gerekiyordu. Şahıs bana, sayfalarca yazı yazıp verdi ve günlerce konuştu benimle. Bu olayla Kurdlerin, ABD’nin o malzemeleri Saddam’ a verdiğine inandırmayı hedeflemişler. Bununla ilgili detaylı bilgiler, Kurdistan Birleşik Devletleri kaynaklarında paylaşılacak.

(Merhum Turgut Özal)

Sayın Özal’ın, Kurdlerin Türkiye ile federasyon yöntemiyle yeniden yapılanmaya gidilmesi planına, İran, Irak ve Suriye’nin işgal etmiş olduğu Kurdistan toprakları da katılacaktı. Türkiye’yi yöneten kuduz itleri, sayın Özal’ı katlederek o planı bozdukları için, Avrupa’daki işbirlikçileri de, olayı örtbas etmek için gerekeni yaptılar. Sayın Özal, ABD ve Kurd siyasi çevrelerle görüşerek o planı geliştirdi. O plan gerçekleşseydi Kurd sorunu bitecekti. Türkiye ve Kurdistan’ın tamamının federasyon sistemiyle birleşip tek devlet olsaydı, Ortadoğu da istikrarın güvencesi olacaktı. Böylece Kurdler, kendilerine yapılmış olan zulmün hesabını soracak ve ABD,Ortadoğu’da da kalıcı güç olacaktı. Plan, bu yönde anlaşmayı içeriyordu.

Bu planın yaşama geçirilmesi için Sayın Özal Türkiye’ de siyasete girdi. Türk islam sentezi savunucuları olan ve bu planı istemeyen iş birlikleri, gelinen aşamada, Kurdistan Birleşik Devletlerinin bağımsızlığını kabul etmek zorunda kalmışlardı. Bu yazımızda, bu olayları kriminolojik sıralamayla izah ediyoruz.

 

1989 yılından itibaren Kurd sermaye sınıfının güçlenmesi ve PKK’nin 1984 yılında başlatmış olduğu silahlı mücadele yöntemi, Kurd halkını mıknatıs gibi kendisine çekmişti. Kurd sermaye sınıfı gibi Kurd siyaseti de gelişmiş duruma gelmişti. Türkiye devletini yönetenler, alışık oldukları üzere barbarca bir yöntemle olayı çözmeye yöneldiler. 1990 yılından itibaren Kurd işverenlerini, Kurd siyasi şahsiyetleri, Kurd aydınları ve etkin Kurd şahsiyetleri katlederek Kurd sermayedarları da Kurd sermayesini de yok etmeyi amaçladılar. Böylece, PKK’yi de diğer Kurdistani siyasi hareketleri etkisizleştirmeyi hedeflediler. Bu yöntemleri Kurd siyasi hareketinin, Kurd sermayedarlarının ve Kurd sermayesinin yeniden yapılanmasına, gelişmesine ve uluslararası düzeyde etkin güç olmasına neden oldu. Kurdistani diplomatik çalışmaları, Kurdistani medya uluslararası standartlarda faaliyet yürütmeye başlamaları izledi. Bu çalışmalarda aktif rol almam ve Türkiye devletinin Kurdlere yönelik barbarlıklarını ve dünyaya uyuşturucuyu sürmeyi organize etmelerini deşifre etmenin akabinde, Kurd siyasetinin Sayın Öcalan önderliğinde yasal zeminde çalışmalar yürütmeye başlaması, Türkiye devletini yönetenleri ve Avrupa’daki işbirlikçilerini zor durumda bıraktı. Bu durum karşısında 1995 yılında kurulmuş olan Sürgünde Kurdistan Parlamentosu ve Med televizyonunun adları bile Kurdistan işgalcilerinin ve işbirlikçilerinin korku nöbetine tutulmalarına yetmişti.

(Joris Demmink)

Susurluk kazasıyla Türkiye devletinin uluslararası suç örgütü olduğu ve uyuşturucu trafiğinin devlet sektörü olduğu kanıtlanmış oldu. Susurluk parlamento soruşturma raporunun içeriğinde var olan başta Türkiye Başbakanına ait ifade, bu hususta hiç bir soru işaretine yer bırakmadı. Sonrasında, Türkiye devletini yöneten suç örgütü üyeleri ve Avrupa’daki suç ortakları yeniden kirli oyunlara yöneldiler. 24 Aralık 1995 yılında benim Hollanda’da rehin alınmamı organize ettiler. Bir yıl hapiste tutulmam, sonrasında bir yılı aşan bir süre ile ev hapsinde tutulmamın sürecinde Sayın Öcalan ile yapmış olduğumuz çalışmalar sonucunda, Kurd halkının hak ve hukukunun yasal güvence altına alınmasının kaçınılmaz olduğunu dünya kamuoyunda tartışmaya zorladı. Bunu kabullenemeyen Kurdistan’ın barbar işgalcileri ve Avrupa’daki işbirlikçilerini yeniden yeni ve çirkin oyunlar organize etmeye başladılar. Bana yönelik suikast düzenlemek için Türkiye’ den Hollanda’ya gönderilen sözde uzman suikast timlerini deşifre etmemiz Kurd düşmanlarını yeni arayışlara yöneltti. Türkiye devletini yönetenleri bir grup Hollandalı üst düzey devlet görevlilerine bazı Alman ve İngiliz devletlerinin üst düzey devlet yetkilileriyle birlikte Türkiye’de küçük çocuklara tecavüz etmek amacıyla partiler düzenlemişler. O çirkin partileri video kaydına almışlar. Sonra da İstanbul Akgün Otelde, Marmaris’te Halit Narin’e ait otelde, Bodrum Gümbet Otelde,Edirne’de bir evde, Alanya’da organize etmiş oldukları o çirkin partileri video kaydına almışlar. 1995 yılında Bodrum Gümbet otelde organize edilmiş olan o çirkin parti esnasında bir koruma polisi isyan ederek havaya silah sıkıyor. Jandarmaya ulaşan bir şikayet sonucu, jandarma olay yerine gelip durumu zapt ediyor. Göstermelik olarak şahısları tutuklayıp jandarma karakolunda ifadeye götürüyorlar. Sonra Ankara’dan emirle şahıslar, helikopterle Ankara’ya götürülüyorlar. Hollanda’nın üst düzey devlet görevlisi olan Joris Demmink ile anlaşma yapıyorlar. Anlaşmaya göre Avrupalı sapık devlet görevlileri beni bulup tutuklayarak Türkiye’ye verecekler. Türkiye de bilinçli olarak organize ederek, videoya kayıt etmiş oldukları olayı örtbas edecek. Anlaşmayı dönemin Emniyet Genel Müdürü Dışişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlıkları bünyesinde yapmışlar. Hollanda Devleti adına JorisDemmink anlaşmayı imzalamış. 1995 yılında böylesi bir anlaşma yapıldıktan sonra ben Hollanda’da yaşamadığım halde, Hollanda ve Türkiye arasında benim tutuklanmam için yazışmalar başlamış. Aynı yıl, Avrupa birliği bünyesinde K4 diye bir komisyon kurulmuş ve JorisDemmink’de bu komisyonun başkanlığına getirilmiş. O komisyonun bünyesinde, benim bulunup tutuklanmam için çalışmalar yapılmış. O süreçte Türkiye de Tansu Çiller’in kocası Özer Çiller, Emin Arslan, Ferruh Tankuş, İsmail Çalışkan, Hüdai Sayın ve bir grup polis Ankara ve İstanbul’da çalışmalara başlamışlar. O süreçte benim tutuklanmam için çalışmalar yapanlar içinde bazı gazeteciler var savcılar var. Polis grubunun hepsi, Emin Arslan dahil işlemiş oldukları suçlar dolayısıyla Türkiye’de soruşturma altındadırlar. Özer Çiller ve Süleyman Demirel’in bir yeğeni hem Hollanda’da hemde Türkiye’de yapılacak masrafları karşılıyorlar. Türkiye ayağıyla ilgili bu gerçekleri Necdet Menzir’in benim Hollanda’daki avukatlarıma 2007 yılında gönderdiği ifadesinden, 2006 yılında Genel Kurmay Başkanlığının iç güvenlik biriminin Milli Güvenlik Kurulunun emriyle hazırlanmış olan bir gizli raporun içeriğinden öğreniyoruz. Bu bilgilerden yola çıkarak edindiğimiz birçok resmi belge ve tanık ifadeleri, hiç bir soru işaretine yer bırakmıyor. Hollanda ayağının çalışmalarının nasıl ve kimler tarafından yürütüldüğünün belge ve tanık ifadeleri de hiç bir soru işaretine yer bırakmıyor. O dönemde Jan Koers adında Hollanda’nın uluslararası Adli İlişkiler başkanının ifadeleri (birden çok kez ifade vermiş) gibi bazı polis memuru ve tercümanlarının ifadeleri Hollanda Adalet Bakanlığının resmi belgeleriyle netleşiyor. Yücel Yeşilgöz, Prof. Frank Bovenkerk sözde uzman olarak “Türkiye’nin mafyası” adıyla bir kitap hazırlamışlar. Benim davamı soruşturan polis biriminin, benim aleyhimde hazırlamış olduğu bir bölümü de, Hüseyin Baybaşin’inhikâyesi başlığıyla eklemişler ve sözde, Yeşilgöz ve Bovenkerk adlı leş kargalarının, uzmanlık araştırma raporları diye benim aleyhimde kullanılmış. En başta Karakoçanlı şimdi Denhaag’ta (Hollanda) yaşayan, halen tercümanlık yapmakta olan Tayyar Çetinkaya adlı pislik bir kişilikte tercümanlık işlerini üstlenmiş. Bu it, hiç bir konuşmayı tercüme etmemiş. Polisin yazdıklarını “doğrudur” diye, imzalamış. Bu çalışmalarda Hollanda da bazı gazeteciler de benim aleyhimde kara propaganda işlerini yürütmüşler.

 

Bu çalışmaların en iğrenç ayağı ise İngiltere’de atılmış. Çünkü, İngiltere’den üst düzey devlet görevlileri Hollanda’ya gelmiş ve mahkemede, ‘‘Türkiye ile Hollanda polis birimleri arasında koordineli olarak ve yasadışı çalışmalarla, Hüseyin Baybaşin’in aleyhinde hayali suç ve suç delilleri oluşturarak, Hollanda’da Hüseyin Baybaşin’in aleyhinde soruşturma açılması için sorgu hakiminden izin aldıklarını biliyoruz” diye ifade vermişlerdi. Ayrıca; “Hüseyin Baybaşin’in İngiltere’ye geldiği 1994 yılından itibaren sürekli olarak gözetim altında olduğunu ve kendisinin, suç teşkil eden hiç bir faaliyetin içinde olmadığını bildiklerini, kendisinin 1994 yılından önce servetinin tetkik edildiğini ve tek bir kuruş kara para veya kayıtsız parasının olmadığını, ayrıca uyuşturucu veya başka bir yasa dışı kaynaklardan gelir elde etmediğin tespit etmiştik’’ şeklinde ifade vermişlerdi. Türkiye’nin NATO içindeki olanaklarını uyuşturucu trafiğinde kullandığını bildiklerini, Türkiye’nin uyuşturucu trafiğinin başını çektiklerini bildiklerini de detaylarıyla izah etmişlerdi. İfadelerinde başka konularda da geniş bilgiler var. En önemlisi de, Hollanda görevlilerini uyardıklarını ve bunu yapmalarının, kendilerine ve mesleklerine yönelik saygısızlık olduğunu belirttiklerini, bu anlatımlarının tutanaklara geçmesini istediklerini özellikle belirtmişlerdi. Benim huzurumda verilmiş olan bu ifadelere ve daha önce İngiltere’nin yasadışı işlerinden ve uyuşturucu trafiğinden sorumlu en üst düzeyde görevli olan şahıs, Avrupa’ya gelen eroin maddesinin yüzde doksanının Türkiye devlet görevlilerinin kontrolünde olduğunu tespit ettiklerini açıklamıştı.

Bu gerçeklere rağmen bay Jack Straw’ın İçişleri ve Adalet bakanlıklarını kapsayan İçişleri Bakanlığına getirilmesinden sonra gerçekler tamamen tersine döndü. İş Partisinin iktidar olmasıyla değişen dengelerin temel nedeninin, Türkiye’nin İçişleri bakanları Murat Başeskioğlu ve daha sonra Saaddetin Tantan’ın, Brüksel ve Londra’da Jack Straw’a önemli miktarda para verdiklerini ve kendisi bakan olur olmaz Türkiye’ye gittiğini, Çiller denen fahişenin ve kocasının, onu eve yemeğe götürdüklerini ona değerli hediyeler verdiklerini, Mesut Yılmaz’ın, Straw ile bizzat görüştüğünü, İngiltere’den üst düzey devlet görevlilerinin Baybaşin’in lehine çalışmalar yapmaktan vazgeçmelerini istediklerini, bay Straw’dan bunu yapmasını istediklerini, hem Türkiye’de her iki İçişleri Bakanlarına danışmanlık yapmış olan şahıstan, hem de Hollanda’da mahkemeye benim lehime ifade vermiş olan İngiltere’nin üst düzey devlet görevlilerinden bizzat öğrendik. Bu hususla ilgili anılan tanıkların yazılı beyanları da biz de mevcuttur.

O dönem de BBC merkezi sübyancıların kontrolündeydi. Jimmy Savile ve yandaşları BBC’yi kırk yıl sübyancıların çirkin faaliyetlerinin hizmetinde tuttular. Metropol polis biriminin içindeki rüşvetçiler de para karşılığında onları korudular. Bay Savile ve sübyancılar hakkında kendilerine ulaşan şikayetlerin hepsini örtbas etmişlerdi.

Aynı Metropol polisi içindeki rüşvetçi polisler, İngiltere kanunlarına aykırı olmasına rağmen, kendi işleri olmadığı halde, Bay Straw’ınemriyle benim aleyhimde yalan içerikte rapor yazıp Hollanda polisine vermişler. O raporu, şimdi İngiliz savcı ve mahkemeleri yalanlayarak geçiştirmeyeçalışıyorlar.

Bu hususla ilgili tüm kayıtlar elimizde. Bay Straw’nun Metropol polis birimine yazılı talimatı, güvenlik birimleri arası yazışmalar, Metropol polis biriminin Londra Halk Evi yöneticilerinden almış oldukları yalan içerikli ifadeler, BBC basta olmak üzere İngiltere medyasının tamamının yalan içerikli açıklamalarının hepsi dosyalı olarak, benim davamın evrakları içinde duruyor. Bu ahlaksızlar koalisyonunun hepsi K4 denen sübyancılar kulübünün etkin üyelerinden oluşan komisyona hizmet etmişler. Hepsinin müşterek çalışmaları sonucu, ben, yakınlarım ve Ali Ghazi bey hapsedildik. Önce Ali Ghazi sonra da diğer yakınlarım tek tek serbest bırakıldılar. Ben boyun eğmeden, Kurd u Kurdistan davasına hizmet eden kişiliğe yakışırcasına, hiçtaviz vermeden yirmi beş yıllık tutsaklığı geride bıraktım.Tutsağım ama teslim olmadığım gibi uyumadım da.

Dikkatle tahlil edilmesi gereken husus, uluslararası düzeyde etkin ve parlayan Kurdistan kurtuluş mücadelesinin yıldızı söndürülmek istendi ve kazanımlar da çökertilmek istendi.

 

Bize yönelik alçaklar koalisyonunun kapsamını, Sayın Öcalan doğru tahlil edip çalışma arkadaşlarını uyarıyor. Benim Hollanda’da, Ali Ghazi Almanya’da, İngiltere ve Belçika’da ailemin bireyleri rehin alınınca, Serok Apo Avrupa kadrosundan Sinan ve başka bir arkadaşı Şam’a çağırıyor ve benim durumumla ilgili bilgi istiyor. Çalışma arkadaşlarını kendi üslubuyla eleştiriyor. Hüseyin’in bu şekilde ve barbarca rehin alınmasının arkasından çok daha büyük bir saldırının olacağını söylüyor. Öyle de oldu. SerokApo, aynı kahpe koalisyonunun çalışmaları sonucu, kahpece tuzağa düşürüldü ve rehin alındı.

Mala minê, mala minê. Xwedêmezinexem nine.

Bu çalışmalarla, Kurdistan halkının kurtuluş mücadelesinin önemli kazanımlarını yok edeceklerine inanan, kuduz köpeklerinden oluşan kahpe koalisyonu K4 adlı örgütün, Kurdistan halkının diğer kazanımlarını da yok etmeye yöneleceklerdi. Amaçları ve çalışmalarının çerçevesi de buydu. Hesapları tutmadı, asla tutmayacak.

Soylu Kurd halkı adına kurtuluş mücadelesi veriyor olan asil kahramanlar bu tarihi olayları doğru tahlil etmeli ve deneyimlerden yararlanmalıdırlar. Bunun olacağına da inanıyorum.

Affınıza sığınarak belirteyim ki, ben öyle yapıyorum.12 Eylül ile yok edilmek istenen Kurdistan kurtuluş hareketi incindi ama yok olmadı. Aksine, şanlı direnişle şaha kalkıp destanlar yazdı.

Suriye’de gerçekleştirilen katliam kalleşliği, Kurdleri ürkütüp geri adım attırmadı. Aksine o şehitlerimizin ve onlardan önceki şehitlerimizin anısına saygı, kurtuluş hareketini güç katarak geliştirdi.

(Tansu Çiller- Süleyman Demirel)

Olof Palme ve Papa olayını aynı ekip koordine etti. Bu ekip Taksim’de, 1 Mayıs katliamını organize eden ekiptir. Süleyman Demirel’in emri ve talimatıyla gerçekleşen bu olaylarda görev almış olan birimlerin hepsi, Türkiye Devlet görevlileridir. 1997 yılında, benim Fatih Altaylı’nın Teke tek programında konuşup tartıştığım kişi ve Altaylı’nın yanında oturan şahsa iyi bakın. Aynı programa telefonla katılmış olan şahısa da bakın. Sonra, benim 1984 yılında İngiltere’de tuzağa düşürülüp hapsedildiğim davada olan isimlere bakın. Sonra da hangi diplomatik güçle, Türkiye’de müebbet hapse mahkum olan Albino Cimini ile takas edilerek Türkiye’ye iade edildiğim hususu değerlendirin. Gereksiz ve yersiz konuşmadığımı bilin. Serok Apo Yunanistan’dan uçakla Belarus Minsk’e giderken, onun yanında oturan Hollanda’lı avukat Victor Koppe, SerokApo Kenya’da rehin alındıktan sonra ziyaretime geldi.Kendisi benim de avukatımdı.

(Hüseyin Baybaşin ve avukati Viktor Kopp)

‘‘Sen istersen, dünyada en büyük güç olursun. Senin, eroin denince akla gelen ilk suçlunun PKK olduğunu ve Palme’yi de PKK’nin öldürdüğünü söylemen yeterlidir” dedi. Şok oldum. Bize saldırının kapsamını çok daha iyi görebildim. Aynıavukatzavallısı;‘‘Lüxemburg’daMed Broadcast şirketi adına kayıtlı olan paraya el koymuşlar, benim eşim BritaBöhler o davadaavukat olduğunu biliyorsun, O parayı sen onlara vermişsin, İsviçre’denpırlantaalıp satmışsın, Med TV’yi kurmuşsun, diyorlar. Bunu da doğrularsan parayı da sana verecekler” dedi. Ben, o avukatzavallısınıkovdum tabiiki. Bir hafta sonra da Belçika’dan iki polis, it oğlu it soyundan bir tercüman ve Hollanda’lı sorgu hâkimi Vught EBI tecridinin özel bir odasında beni sorguya aldılar. Kendileriyle benim aramda cam duvar vardı. Önce o tercüman itine,‘‘Defol, kaybol ulan, itin dölü!” dedim. Onun kalmasında ısrar ettiler. Ben de gitmezse, birlikte defolup gidin, dedim. Tercüman, it gibi kuyruğunu indirip defolup gitti. Sonra, Belçika polislerine;  ‘‘Belçika Devlet ve polisine sempatim var, sorduğunuz sorulara Hollanda da yanıt vermeyeceğim. Hollanda, bize düşmanlık yaptı. Bu adam sorgu hâkimi olduğunu söylüyor ama benim gözümde Türkiye’nin işkence militanıdır. Ben, avukatım ve Med şirketinin şimdiki avukatı da hazır bulunsun. Belçika da buluşup konuşalım” dedim. Bir saat kadar tartıştık. Polisler çok mütevazıdavrandılar. Sorgu hâkimi sinsice sorular soruyordu. Kendisine çok ağır hakaret ettim. O her ağzını açtığında, benim ona hakaretimle cevap buldu. Polisler;‘‘Senin Belçika’ya götürülmen mümkün olsa da, sen Hollanda da tutuklusun. Hollanda’nın savcı veya sorgu hâkimi orada olmak ister. Senin avukatın ise sorguda hazır bulunamaz. Med şirketinin avukatı da sorguda bulunamaz. Hollanda’da bu sorgu olursa yararlı olur. Senden cevap istediğimiz bir çok soru var ama senin kararına saygı duyuyoruz.’’ dediler. Öylece görüşme bitti. Polislerin adlarını almıştım. Avukatımla görüşüp sizi aramasını söylerim, dedim ve öylece anlaştık. Sonra Med TV’ye avukatım aracılığıyla haber saldım. Renata adında hanım bir avukat Almanya’dan ve Özgür Politika’da köşe yazarlığı yapan Selim Ferat (yanlış hatırlamıyorsam) adlı arkadaşta tercüman olarak gelmişlerdi. Victor Koppe adlı avukatın sorularını, Belçika’dan gelmiş olan polislerin anlatımlarını, benimSerokApo ile konuşmalarımı mahkemede öne çıkarmaya çalışıyorlar. Arkadaşlara izah et diye,tembih ettim. ‘‘Bu olayları bilen bir arkadaş ve güvenilir bir avukat gelsinler, detaylı konuşup tedbir alalım istiyorum” diye Selim arkadaşa not yazdırdım. Kendisi de, derhal görüşüp izah edeceğim, dedi. 2000 yılında yapılmış olan bu görüşmeden yirmi bir, yirmi iki yıl geçti. Halen gelen olmadı. Selim arkadaştan da hiç bir cevap gelmedi.

Bu noktada çok üzülerek, bir konuyu tekrarla paylaşmak istiyorum. Selim ve avukat hanımla görüşmemizden beş altı ay sonra, PKK içinde bazı unsurlar, Londra Halk Evi adına benim aleyhimde çok çirkin ve yalan içerikte açıklama yaptılar. Özgür Politika ve MedTv’de bana yönelik düşmanca iftiralar paylaşılmaya başlandı. Tam da, Hollanda da mahkeme de yargılamam için sürecin başladığı dönemdi. Bu konuyla ilgili ben halen PKK yönetiminden bir izahat bekliyorum. O olaylarla ilgili bilgi istemiyorum. Çünkü o bilgilerin hepsi bende var. Benimbeklentimdürüstçe bir izahattır.

Şunu hatırlatmayı zorunlu görüyorum. Licê’den çıktığında, ölümle kadim dost, Azrail efendiyle de ortak oldum. Ölümü ve korkuyu da Urfa’da nohutlaştırıp, Hazreti İbrahim ile özdeşleşmiş olan gölün balıklarına yem olarak verdim. Enteresan görülebilinir ama gerçek bir anımdır. Şimdi, kendime edindiğim bir iş, kutsal görevim vardır ki mutlaka gerçekleşecektir. Kurdistan Birleşik Devletlerini resmileştirmek benim yaşamımda son görevimdir.

Eeee, Azrail efendi ile ortak olmanın bu kadarlık kazanımıda olsun, değil mi?

(Hüseyin Baybaşin’in Hollanda’da ki davasıyla ilgili eski yargıç ve hukuk profesörlerinden oluşan grubun protesto gösterisi)

Bilindiği gibi ben Hollanda da 24 Aralık 1995 yılında rehin alındım. Bir yıl sonra, ev hapsi şartıyla hapisten çıktım.27 mart 1998 tarihinde, zorunlu ikamet ettiğim evde tekrarla ve barbarlarca rehin alındım. Bana telefon açıp, şu adrese gel deselerdi, avukatımı alır giderdim. 27 Mart sabahı Cuma günüydü. MedTv’ninSêla Sor programının ekibi, Mervan arkadaşla bana program yapmaya geleceklerdi. Benim şoförüm, onları Eindhoven tren istasyonundan saat onda alıp benim olduğum yere getirecekti. Sabahın saat dördünde barbarlar baskına geldiler. Med TV’de tarihi bir konunun bilgisini paylaşacak ve bazı belgeleri kamuoyu ile paylaşacaktım. Olof Palme cinayeti ile ilgili bilgi ve belgeleri paylaşacaktım. Bir de Türkiye den beni öldürmeye gelmiş olan tim ile ilgili elimdeki belgeleri paylaşacaktım. Bu yazının başında, kısaca değindiğim gibi Palme, Kurd halkı için yaratanın şemsiyesiydi. Sayın Palme’nin katledilişiyle ilgili detaylı bilgiler, Milli Güvenlik Kurulu’na İç Güvenlik Komutanlığında muhafaza ediliyordu. Karar, Demirel’in evinde verildi. Evren’in Başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında hem Papa hem de Palme cinayet kararları resmileşti. Papa katledilecekti. Yaratan onu korudu. Saldırının koordinesi Şükrü Balcı’nın kontrolündeydi. Necdet Küçüktaşkınar kimin ne yapacağının emrini Balcı’dan alıyordu. Şimdiye kadar adı geçenler, o dönemde sıradan militanlardı. O dönemde Almanya’nın Türkiye konsolosluklarında çalışan askeri veya mit ataşeleri, Balcı veya Küçüktaşkıner’i bilebilirler, hatırlarlar.

Sayın Palme cinayeti için, yine Balcı ile İsveç’te konumlanan şahıslar arasında yine Küçüktaşkıner vardı. Niye şimdi bunu açıkladığımı merak edenler için söyleyeyim. Yakında çıkıyorum. Bu bilgilere sahip olduğumu bilenler çok tedirgindirler. Benim, artık onların tedirginliğini gidermem gerekiyor. Artık Med TV ile de ilgim yok. Şimdi, bu açıklamayı yaptığım için, Doğu Hocam (Perinçek), Adnan Akfırat, Mehmet Salih Çeviker kardeşim alınganlık yapabilirler. Bu açıklamayı onlara yapmadığım için, beni eleştirebilirler. Ben, onlarla hep dostluk ilişkilerimde samimi oldum. Son yıllarda beni incittiklerini hatırlamalıdırlar. Ben Kurdüm ve halkımın ulusal kurtuluş mücadelesine, tüm varlığımla bağlı olduğumu, bu hususta asla taviz vermediğimi ve vermeyeceğimi de çok iyi bilirler. Kurdistan Birleşik Devletlerini resmileştirmemizin çalışmalarından rahatsız olmaktan dolayı, kendileri haksızdırlar. Bu çalışmalarımdan ötürü, beni üzmeye ve incitmeye hakları yoktu. Bizler, Kurd halkının temel insani haklarının, Türkiye Devletince yasal güvence altına alınması için inançla çalışmalar yaptık. Ancak, Türkiye Devleti, bizlere sürekli olarak kalleşlik yaptı. Bir yüz yıl daha, aynı kalleşliklerle oyalanamayız. Kendi bağımsız devletimizi resmileştirmeye yönelmemizi, haklı görmeli ve desteklemeliydiniz. Gerçek dostluğun, kardeşliğin gereği böyle olmalıydı. Birbirimizden uzaklaşmış olmamızın günahı sizindir. Yine de hepinize selamlarımla Kurdistan Birleşik Devletleri çatısı altında görüşmek dileğiyle.

 

Avukat Victor Koppe’nin bana söylediği; ‘‘Eroin denince akla PKK geliyor, OlofPalme’yi de PKK öldürdü dersen’’ söylemi kendisinin bağımsız ifadesi veya isteği olmadığı gibi doğru da değildi. Palme’nin katledilişinin doğru bilgisini detaylı olarak biliyordum. PKK ile ilgisinin olmadığını da biliyordum. Eroin ticaretinin diğer uyuşturucu trafiğinin Türkiye Devlet denetimin de yürütüldüğünü, ilk kez kamuoyuna 1984 yılında, Türkiye’de İstanbul’da basın toplantısıyla kendim açıklamıştım. Susurluk Parlamento Soruşturma Komisyonu aynı bilginin detayını tespit etmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde Fikri Sağlar komisyon adına basın toplantısıyla kamuoyuna açıklamıştı. Türkiye Devletinin kontrolünde yürütüldüğünü, devlet bütçesine uyuşturucu ticaretinden, yılda elli milyar dolar para girdiğini tespit ettiklerini duyurmuştu. Türkiye’nin Başbakanı Mesut Yılmaz da, aynı komisyona, uyuşturucu ticaretinin devlet kontrolünde yürütüldüğünü itiraf etmişti. Devlet benim için, Hollanda mahkemesinde ifade veren, İngiltere’nin üst düzey iki görevlileri, bu bilgileri doğrulamış ve daha fazla bilgi açıklamıştı. O yıllar da benim görüştüğüm Avrupa devlet görevlilerinin hepsi, Papa ve Palme’ye suikast olayını Türkiye Devletinin yaptığını biliyor ama konuşmaya korkuyorlardı. Avrupa’ya geliyor olan eroinin Türkiye Devletinin görevlileri tarafından koordine edildiğini detaylarıyla biliyorlardı. Türkiye’ ye karşı yaptırıma gidilebilmesi için Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkarılması ve Avrupa komisyonundan çıkarılması gerekiyordu. Bunun da siyasilerin işi olduğunu, bundan güvenlik ve istihbarat birimlerinin çok rahatsız olduğunu, kendilerinden dinleyerek öğrenmiştim. Bu gerçeklere rağmen PKK’nin suçlanmak istenmesi ve benim Hollanda’da komplo sonucu K4 komisyonunun ve Türkiye devletinin görevlileriyle Avrupa’nın rüşvetçi ve sübyancı koalisyonunun çalışmalarıyla, sahte belge ve yalan bilgilere dayalı olarak rehin alındığımı, Hollanda ve Türkiye Devletlerinin resmi belgeleriyle kanıtlandığı halde, bazı sahte, satılmış basın, yayın ve yalancı kişiliklerce, benim uyuşturucu ticaretinden kazandıklarımı PKK’ye verdiğime dair, kamuoyunu kasıtlı olarak yanıltmaları da kendi pisliklerini ve korkaklıklarını beceriksizce örtbas etmeye çalışmaktır. Yirmi milyon dolar olayı ise MedTV’nin kardeş şirketine, İsviçre’den para aktaran şirketin sahibi işin yobazlığına gitmiş ve bir şekilde yasal bir yol bulmuş, o paraya el koymaya çalışmış. Ben, Hollanda’da hapisteyken, Şahin arkadaş durumla ilgilenmemin iyi olacağını, ‘‘Önderlik bu konuyu seninle konuşmamızın talimatını verdi. İlgilenebilir misin?” demişti. Durumun detayını avukattan sordum. İşin yobazlığına giden şahsın bir kızının İtalya-İsviçre sınırında evini tespit ettik. İngiliz güvenlik şirketi sahibi olan bir tanıdığımı gönderdim. Bende görüştüm. O tanıdığım o şahsın kızının evindeyken tanıdığım ve kızla telefonla görüştüm. Babasının Canada’da (Kanada) hapiste olduğunu ve telefon görüşmesi yaptıklarını söyledi. Benim tanıdığım, şahsı hapiste ziyarete gitti ve benim o para davasını hal etmesini istediğimi, ona izah etti. Adam, beni telefonla aradı ve özür diledi. Ne yapmam gerekiyorsa, yapmaya hazırım, dedi. Ben de kendisine avukatı ara ve bu konuyu hallet, başka bir isteğimiz yok, dedim. Adam avukatı ve ilgilileri aradığında, benimle görüşüp anlaştığını ve davadan vazgeçtiğini söylüyor. MedTv’de parasını aldı. Telefonlarda benim adım geçtiği için ve şahısın benim adımı telaffuz etmesi, Hollanda görevlilerinin iştahını kabartmış ve paraya da göz koymuşlar. Ben de, “o para benimdir” dersem, durum mahkemelik olacak ki, o paranın, gerçekten benimle ilgisi yoktu. Ben yalnızca, Şahin arkadaşımızın ricası üzerine yardımcı oldum.

 

Med TV’ye maddi manevi desteğim olmuştu. Ancak, Med TV’nin yasa dışı herhangi bir faaliyeti yoktu ve bizim Med TV’ye desteğimiz de tamamen Belçika, İngiltere ve Avrupa Birliği kanunlarına uygun idi. Ancak o yirmi milyon ile benim ilgim yoktu. Med TV’nin bağlı olduğu şirket, benim desteğimle İngiltere’de kurulmuştu. Med TV’den Sela Sor programının grubu, Mervan arkadaş benimle görüşmeye geleceklerinde, Sinan arkadaş, ben de geleceğim, demiş. Sinan arkadaş, Med TV’nin genel müdürü ve Sürgünde Kurdistan Parlamentosunun da Yürütme Konseyi başkanıydı. Önemli bir açıklama yapacağımı biliyor ama ne diyeceğimi bilmiyordu. Hazır bulunmak istemişti. Görüşmenin olacağı günün akşamı Kani Yılmaz, Sinan arkadaş ve diğerlerine; ‘‘Hüseyin ile görüşmeye gitmeyin’’ demiş. Sinan arkadaşta, Kani’ye tepki göstermiş. Biz, Hüseyin ile konuşup anlaştık, gitmemek olmaz, demiş. Kani’de telefon bile açmayın, beni bekleyin diyerek, Sinan arkadaşı ikna etmiş. Sêla Sor ekibine de, Hollanda’ya gitmeyin, demiş.Kani, Sinan arkadaşın Hollanda da bulunduğu eve gelmiş. Kani efendi Hüseyin’e karşı büyük bir operasyon var onu öldürmüşte olabilirler’’ demiş. Sinan arkadaş şaşırmış. ‘‘Sen nereden biliyorsun? Biz, niye Hüseyin’i uyarmıyoruz?’’gibi tartışmalar yaşanmış. Kani’nin Sinan arkadaşa anlatmış oldukları mide bulandırıcıdır. Sinan arkadaş sağolsun, durumu detayıyla yazıp avukatıma gönderdi. Bu hususa böylece son verelim. Niye şimdiye kadar Palme olayını anlatmadığımı ve niye şimdi açıkladığımı böylece izah etmiş oldum.

 

Hollanda’da maruz kaldığım zulmün Bağımsız Kurdistan Devletinin, Kurd halkı için olmazsa olmaz olduğunu, bana kabul ettirdi. Yani, beni öldürme teşebbüsleri tutmadı. Kurd işveren, siyasi, aydın ve etkin şahsiyetlerin katledilmeleri,Kamışlı katliamı, işkenceler,tehditler, Kurd halkını korkutup susturmadı. Benim, bir tuzak sonucu Hollanda’da rehin alınmam, aileme yönelik baskılar ve servetime yönelik saldırılar, beni susturamadı. Yirmi beş yıldır finans davası devam ediyor. Hollanda tarihinde benzeri görülmemiş kanunsuzluk bana karşı uygulanıyor. Bu durum beni zayıflatmadı. Aksine, Kurdistan Birleşik Devletlerini resmileştirmek için tutkulu bir kararlılıkla çalışmalara başladım.

(Serok Abdullah Öcalan)

Öcalan’ın rehin alınması da Kurd sorununu bitirmedi. PKK de bitse Kurd sorunu bitmez. PKK, Kurd sorununu icat etmedi. Kurd sorunu, PKK’yi yarattı. Türkiye’yi yöneten geri zekâlılar, soylu tarihe sahip Kurd halkını, bir şekilde bitirebileceklerinin hesabını yapıyorlar. Yüz yıldır süre gelen barbarca zulüm uygulamasıyla, Kurdleri mağdur ettikleri ve incittikleri doğrudur. Ancak, barbarca zulüm ile soykırım uygulaması, Türkiye’ye ve Türklüğe hiç bir kazanım da sağlamadı. Türkiye’yi yönetenler ve Türkiye ile işbirliği içinde olanlar kadar, kendilerini Türk olarak kabul edenler de artık Türkiye’nin gerçek bir devlet yapılanmasına kavuşması gerektiğini kabul etmeleri gerekir. Bunun olabilmesi için de Türkiye DevletininKurdistan topraklarından çıkması zorunludur. Böylece, Kurd halkı da uygar demokratik normlara uygun olarak yaşayabilmek için kendi bağımsız devletlerini kurup yönetebilsinler. Türkiye’yi yönetenler, artık çirkin oyunlarla bu işin yürümeyeceğini görmelidirler. Tanığı olduğum bazı olayları sıraladım size. Bazı bilgiler zaten biliniyordu. Bu çirkin olaylar, normal bir devletin yapacağı işler değildir. İkibinli yıllarda, Bay Erdoğan hepimizi kandırarak, Türkiye’de tek güç oldu. Hemen sonrasında da “Kurd sorunu yok” demeye başladı. IŞİD ve benzeri aşırı dinci terör örgütlerini organize edip Kurdlerin üstüne salarak, Kurdleri yok edebileceğini ve Kurdistan’ın tamamını kontrol etmenin planlarına dayanarak, ‘‘Kurd sorunu yok” demişti. Kurd halkının toprakları işgal altında olduğu sürece, Kurd sorunu bitmez. Kurdistan da işgalcilerin varlığı, Kurd sorununun tek nedenidir. Öncelikle biz Kurdler bu gerekliliği kabul etmeliyiz. Bizim için bağımsızlık Kurd halkının hakkıdır, yasal, kanuni ve ahlaki açıdan da haktır. Bunu başarmak zor görülebilinir. Ancakimkansız değildir. Kurd halkı, son yüz yıldır zaten zorlukların en iğrenç ortamında yaşamak zorunda bırakılmış. Bu iğrenç yaşamın içinden çıkmanın tek yolu bağımsız devletimizi kurup yönetmemizdir. Zor da olsabunu başarmak zorundayız. Daha önce, geçmişte olmuş ve bildiğim olaylarla ilgili artık konuşmamaya karar vermiştim. Palmeolayı içimde bir yara gibi beni rahatsız ediyordu. Med TV’ye bu konuyu açıklamayı kararlaştırdığımda, bazı tanıdıklarıma izah ettim. Avrupa ve ABD, Palme cinayetiyle ilgili doğruları öğrenmeye hazır değil, demişlerdi. Aynı tanıdıklarım, Avrupa’nın Bağımsız Kurdistan Devletini kabul etmeye hazır olmadıklarını söylemiştiler. Ben o görüşe katılmıyorum. Adaletin yerine getirilmesinin zaman olmaz.

 

Bay Erdoğan IŞİD benzeri aşırı dinci ve şiddete dayalı terör örgütlerini organize ederek, İslamiyeti de malzeme yaparak, Kurdistan topraklarında yaptırdığı barbarlığın detayları göz önündedir. Belki Avrupa Birliği bu barbarlığın hesabını sormaya da hazır değildir. Belki İran mollalarının, Ortadoğu ve Dünya için Bay Erdoğan, IŞİD ve benzeri şiddet ideolojisinin son bulmasının zorunlu olduğunu da kabul etmeye hazır değildirler. Belki de bu kirli zihniyet ideolojisinin hedeflediği tahribatın başlamasının hazırlıklarını da görmeye hazır değildirler. Kendilerinin çıkarları bunu gerektiriyor olabilir. Ancak bu anlayışın Avrupa’ya, Türkiye’ye ve de Dünya’nın uygarlık düzenine çok zarar vereceğini görmek zorundayız. İslamiyet’in malzeme yapıldığı, çok daha büyük kapsamda ve organizeli olarak yeni bir saldırı her an olabilir. Bir yıl gibi bir süre içerisinde büyük saldırganlıklar güncelleşecek. Uluslararası seyahat bile olanaksızlaşacak. Kirli zihniyet taşıyan bireyler, uygar topluma verdikleri zarar küçük çapta olacağından ötürü önemsenmeyebilir. Ama kirli zihniyetin üretmiş olduğu bir ideoloji, insanlara sizin inancınızdan olmayan insanları öldürerek cennette gitmeyi vaat ediyorsa, buna inanan on milyonlarca geri zekâlı, sapık ruhlu insanlar bunun için ölmeye hazır iseler bunun getireceği tahribatın boyutunu bile belirleyemeyiz. Bu da uygarlık için, uygarlık tarihinde en büyük tehlikedir. Avrupa Birliği ve Dünya’nın egemen güçleri, bu tehlikeye nasıl bir karşı tedbir düşünecekleri onların bileceğidir. İnanıyorum ki, Kurdistan Birleşik Devletlerinin resmileşmesi, İran mollalarının, Erdoğan gibilerinin, müslüman kardeşlere bağlı organizasyonların işid, Al Kaide veya benzeri adlarla ortaya çıkabilecek örgütler Kurdistan topraklarında hayat bulmalarına engel olur. Böylece Ortadoğu ve Dünya’nın tamamı, uygarlığı, adilce geliştirmeye odaklanabilir. Aksi durumda, bu terör ideolojisinin yaratacağı tahribat uygar dünya düzenini, şimdiye kadar görülmemiş düzeyde geriletir. Kendi içinde çatışmalara sürükler. Biz Kurdler, bunun olacağı günü bekleyemeyiz. Kurdistan Birleşik Devletlerinin haritasını kapsayan alanda Bağımsız Devletimizi resmileştirerek, güven, refah ve huzurla kendi welatımızda yaşayacağız. Kurdistan işgalcileri, Avrupa Birliği bunu kabullenerek, kendi devlet ve vatandaşlarından doğru hizmeti yapmış olurlar.

 

 

Kurdistan işgalcileri ve Avrupa Birliği içindeki işbirlikçileri, Bağımsız Kurdistan talebimizi bölücülük şeklinde tanımlamakla ahlaksızlık yapıyorlar. Bu söylem doğru değildir. Dolayısıyla da ahlaki değildir. Birinci Dünya Savaşıyla, Osmanlı topraklarını paylaşıp yeni devletler kuran egemen güçler, Kurdistan topraklarını da bölüp, yeni kurdukları devletler arasında paylaştılar. Türkiye, Suriye ve Irak arasında paylaşmış oldukları Kurdistan topraklarının bir bölümünü de İran’a verdiler. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yeni oluşan ülkelerin sınırlarının belirlenmesi sürecinde, Kurdistan topraklarının bir kısmı da o dönem de yeni devlet olan Sovyetlere bırakıldı. Böylece Kurdistan topraklarını böldüler. Kurdistan topraklarını bölüp paylaştıkları gibi, Kurd halkını da bölük pörçük ettiler. Yeni sınırlara denk gelen bölgeler de aileleri de böldüler. Hem Kurdistan’ı böldüler hem de Kurdistan halkını böldüler. Biz, Bağımsız Kurdistan için çalışanlarımız parçalara böldükleri Kurdistan ve Kurd halkını birleştirmeyi hedefliyoruz. Bunu başarmak için de bölücülere karşı mücadele ediyoruz. Welatımızı ve halkımızı birleştirmek için verdiğimiz mücadele, bölücü değil, birleştiriciliği hedefliyor. Mücadelemize “bölücülük” iftirasında bulunanlara da bu gerçeği de hatırlatıyoruz. Kurdistan davası için hizmet ediyor olan soydaşlarımızın paylaşıyor olduğumuz bilgilerden yararlanmalarını dilerim. Paylaşıyor olduğumuz bu bilgilerden yararlanılmasının öneminden çok daha fazla gerekli olan K4 komisyonunun çalışmalarının araştırılmasıdır. 1995 yılında Hollanda’nın Avrupa Birliği Başkanlığında kurulmuş olan bu komisyon Kurdlere ve Kurd davasına destek vermiş olan çevrelere karşı insanlığa karşı suç kabul edilen eylemler gerçekleştirmiş. 1995 yılında kurulmuş olan bu komisyonun ilk Başkanı, Hollanda adına Joris Demmink’tir. Bundan Sonra Luxemburg’un Avrupa Birliği dönem Başkanlığında da Demmink başkanlık yapmıştır. Luxemburg’dan sonra, Avrupa Birliği Başkanlığı gibi K4 Başkanlığı da İngiltere’ye (Birleşik Krallık) geçmiş. 1995 yılında kurulmuş olan bu komisyonun çalışmaları gizlidir. Bu komisyon Türkiye Devleti ile birlikte Kurdlere karşı çalışmalar yapmış. Bu komisyonun açık yapmış olduğu çalışmaların yanı sıra, çalışmalarının büyük çoğunluğu için gizlilik kararı var. Bay Wilders’in partisinde, çok değerli bir milletvekili Hollanda Devleti adına, Avrupa Birliği milletvekili iken K4 komisyonu adına yapılmış olan çalışmalara ulaşmaya çalıştı. Avrupa Birliği Parlamentosunun ilgili birimi ‘‘Üye bir ülkenin talebiyle bu komisyonun çalışmaları hakkında gizli kalması kararı var” şeklinde cevap verdi. Bu komisyonun çalışmaları içinde, benim rehin alınışımın çalışmaları gibi Serok Apo’nun da tuzağa nasıl düşürüldüğünün bilgileri var. Bu komisyonun çalışmalarıyla ilgili google veya sosyal medya gibi benim sosyal medya hesabım üzerinden de bazı bilgilere ulaşabilirsiniz. Hollanda’nın talebiyle Avrupa Birliği parlamentosunda gizlilik kararı, Avrupa Birliği parlamentosunun bir milletvekili için böyle gizlilik kararı geçerli değildir. 2010-2015 yılları arasında geniş çaplı çalışmalar yaptık, ancak bu kadarına ulaşabildik. Bay Wilders’in partisinden olan Hollanda’nın Avrupa Birliği parlamenteri olan beyefendinin yapmış olduğu çalışmalardan vazgeçmesini isteyen partisine kızıp istifa etti ve yeni bir parti kurdu.

Bu hususla ilgili yeni bir çalışma başlattık. Ancak bağımsız Kurd medya mensuplarının da bu hususla ilgili çalışma yapmalarını rica ediyorum.

Saygılarımla,Hisên Baybaş